“Yemin” adlı kitabımın ilk baskısını 1989 yılında, aradan geçen uzun zaman sonra, 01 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı (yeni) Hukuk Muhakemeleri Kanunumuzun yemin konusunda getirdiği değişiklikleri de dikkate alarak ikinci baskısını 2012’de yayımlamıştım. Hukuk Muhakemeleri Kanununun giderek iyice oturduğunu da dikkate alarak elinizdeki üçüncü baskıyı yayımlamaktan mutluyum.
Yeni Hukuk Muhakemeleri Kanunumuz (m.225-239), eski HUMK m. 355-362 hükümleri arasında düzenlenen ve hâkimin, kesin delillerle ispat edilemeyen ve kendisinde yeterince kanaat oluşmayan hususlarda ispat yükü kendisine düşen tarafa teklif ettiği “resen teklif olunan ye-min” müessesesini benimsememiş ve fakat tarafın tarafa teklif ettiği yemin müessesesini bazı değişikliklerle düzenlemiştir. Yapılan yeni dü-zenlemede yer alan hususların bir kısmının, “Yemin” kitabımdaki öneri-lerimi yansıttığını görmekten memnunum.
Kitabın bu baskısında, Hukuk Muhakemeleri Kanununda düzenle-nen hali ile “yemin” konusunu yeniden kaleme aldım ve uygulamacıya da yol gösterebilmek amacıyla, yeni HMK zamanında da yaşamaya de-vam eden karar örneklerini de kitaba koydum.
Yemin, niteliği gereği, insanlık tarihinde çok eski zamanlara daya-nan bir delil türüdür. ancak, gelişen ve değişen anlayışlar çerçevesinde Batı ülkelerinin çoğu yemini delil (ve özellikle kesin delil) olmaktan çıkartmışlardır.
Doğrusu, işin başında, yabancı kaynakların büyük ölçüde etkisi al-tında kalarak, Batı ülkelerinde olduğu gibi, bizde de yemin delilinin ta-mamen ortadan kaldırılması gerektiğini düşünür olmuştum. ancak, ara-dan geçen uzun zaman içerisinde, görüşlerini aldığım pek çok hâkim meslektaşımdan yurdumuzun çeşitli yörelerindeki yemin uygulaması ile ilgili anılarını duydukça, yemin’in tamamen kaldırılması yolundaki dü-şüncemin, en azından bugün için, ülkemizin gerçekleriyle bağdaştığı konusunda duraksadığımı itiraf etmeliyim. Her ne kadar yasaya uygun değilse de bazı meslektaşlarım, kutsal kitaba elbastırarak (yahut kürsü üzerinde kutsal kitap bulundurarak) veya yasal formülünü ağırlaştırarak; diğer bazı meslektaşlarım “üç taş attırarak” veya “kılıç (veya onu sem-bolize eden sopa) üstünden atlatarak” ve benzeri yollara başvurarak doğruya (gerçeğe) ulaştıklarını; pek çok hâkim arkadaşım da yemin tek-lifi karşısında tarafın, “Allah’tan korktuğunu belirterek yeminden kaçın-dıklarını” çok sık olarak gözlemlediklerini samimî bir şekilde ifade edip durdular. Hele tanık yemini ile ilgili olan bir olay, oldukça ilginç ve il-ginç olduğu kadar da düşündürücü idi: Arazi üzerinde yapılan bir keşif esnasında tanıklardan bazıları, “üzerine bastığım toprağın A’ya ait oldu-ğuna Allahım ve namusum üzerine yemin ederim” diye ifade veriyor-lardı. Karşı taraf (B) vekilinin ısrarlı bir biçimde, tanıkların ayakkabıla-rının çıkartılması talebi karşısında kalan hâkim, çıkarılan ayakkabılarının içinde toprak serili olduğunu ve bu toprağın A’nın gerçekten kendisine ait olan başka bir tarladan alınıp ayakkabılarının içine konulduğunu, yani üzerine basılan toprağın A’ya (ve fakat davakonusu tarlanın B’ye) ait olduğunu anlamıştı!
Yemin’in çok önemli bir delil olarak görüldüğü dönemlere oranla, günümüzün kültürel/toplumsal ve hatta ekonomik yapısında, yemin her-ne kadar “çürük” bir delil olarak kabul ediliyorsa da yeminden tamamen vazgeçmek, ülkemiz açısından bugün için pek kolay görünmüyor. Nite-kim, Batı ülkelerinde de yemin müessesesinin kaldırılmasına rağmen, onun yerine hâkime takdir yetkisi tanıyan ve bazı ülkelerde yeminle geliştirilen “tarafın sorgusu (isticvabı)” kurumu üzerinde ısrarla ve önemle durulmaktadır.
Yemin, bir bakıma ulusal bir hukuk müessesesi durumundadır; çünkü, pek çok yargılama hukuku sorununda olduğunun aksine, mevcut yabancı literatür (kendilerinde yemin kaldırıldığı için) doğal olarak bizim sorunlarımızı içermemektedir. Bu yüzden de, gerek bilim adamlarımız gerek Yargıtayımız yemin müessesesini bize özgü bir şekilde yorumla-maktadırlar