“Hayatın anlamını düşündüm. En saf haliyle, başka bir gerçeğe indirgenemeyecek kadar saf haliyle. Yani eğer bir Tanrı varsa, biz garip insanlara, en sonunda, perde kapanırken ne diyecekti? Ben Tanrı olsaydım mesela çok basit bir şey söylerdim. Tek sözcük. Gözlerimi kapadım. Dinledim geceyi. Topuk mesela. Ya da daha komplike bir şey, emir kipli bir şey, ama ne, bilemiyorum şimdi. Tanrı’yla empati kurmak için peygamber falan olmak lazım.”
Kalemiyle yeni tanıştığım bir yazar daha, bir iyi ki daha SEVGİ SOYSAL. Çok tanınmıyor maalesef. Kimdir Sevgi Soysal?
30 Eylül 1936 yılında dünyaya gelmiş ve 40 yıllık ömrüne birçok eser sığdırmıştır. İlk kitabı olan "Tutkulu Perçem" 1962 yılında yayınlanmıştır. 1968'de Tante Rosa yayınlanmıştır. TANTE ROSA, Sevgi Soysal'ın Trt Ankara Radyosu için yazdığı öykülerin kitap haline getirilmiş eseridir. Tabii o yıllarda Türkiye'de Tante Rosa karakteri yadırganmıştır. Sevgi Soysal, Tante Rosa'yı anneanne ve teyzesinden başlayıp kendisinde biten bir kadınlık çizgisi olarak nitelemiştir.
Şah ve Sultan; bundan yüzyıllar önce olan tarihi olayların edebi bir dille harmanlandığı, sevginin ve aşkın, savaşlara ve düşmanlıklara karşı savaştığı bir roman. Konusu gerçek olaylara dayalı; zamanın Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'in, Safevi Devleti'nin Çocuk Şah'ı İsmail Şah'la mücadelesini, devletlerin kültürlerini, insanlarını tanıma fırsatı sağlayan uzun soluklu bir hikaye. Sürükleyici ve etkileyici bir hikayeydi... Olmayınca olmuyor. Zira güzeller güzeli Taçlı ne Sultan'a kaldı, ne de Şah'a. Ne Tebriz Sultan'ın oldu, ne de İstanbul Şah'ın... Duygusaldı, uzun zaman etkisinden çıkamayacağım sanırım. Aslında kitap hakkında söyleyecek o kadar çok şey var ki! Ben sadece 'kesinlikle okuyun' derim.
Sizin de oluyor mudur bilmiyorum kendi hikayenizden çıkabilmek arzunuz. Olmuyor mu? Bende sıkça olmaya başladı. Acıyor. Sebebi sonucu yok, azı çoğu yok .Şifası devası yok. Keşke bir anda unutturan acıyı bir anda alıp götüren bir iksir falan olsa...
İlhami Algör, benim nazarımda varoluşsal edada büyük bir Sanrıcı’dır. Yani bendeniz, naçizane yazarın kahramanı için; gerçekte var olmayan şeyleri gören ve aynı zamanda işiten, daha doğrusu dayanaksız algı sahibi insanlar için kullanılan Sanrı kelimesine karşın, “Sanrıcı” nitelemesinde bulunurum, çünkü hoşuma gider böylesine otantik nitelemeler ve iyi yazarları yüceltmeyi oldum olası severim. Yazarın, topluma ve toplumun düzenine ayak uyduramamış bir hikâye kahramanını anlatırken toplum kalıplarını sarsacak nitelikteki fikirlerini ise okurun, o varoluşsal oksijenini ciğerlerinde solumasına vesile olacak şekilde yansıtması, takdire şayandır zannımca.
Nasıl ki milletler arasında savaş olduğunda buna dünya savaşı deniyorsa, insan ilişkileri konusunda sadece insanlar arasında gerçekleşen dünya savaşları da vardır.
Stefan Zweig ve Mecburiyet... Hepimizin hayatında “ Mecburiyet” ‘ leri var. İyi ki Stefan Zweig’ tan sonra dünyaya gelmişim ve onu okuma, düşüncelerini anlama, hayata ve insanlığa bakışını tanıma fırsatına sahip olmuşum. Mecburiyet Vatan ile Aşkı , Benliği ve Gerçekler arasında sıkışmış kalan bir hayat öyküsünü anlatıyor. Kitabın sayfa sayısı 50 yani kısacık ... Ama anlattıkları bir ömürboyu yaşamınıza ışık tutacak bilgiler sağlıyor. Herkese kitabı okumalarını şiddetle demeyeceğim iyilikle, güzellikle tavsiye ediyorum. Tüm Sevgili Kitapseverlere saygılarımla.
Kafka'nın ruh halini, çelişkileri bu eserde oldukça fazla. Yazar kendini bir köpek olarak görüp, onları anlamaya çalışırken çevresindeki insanları da köpek olarak değerlendiriyor...
Toprak ile bağımızı; bilimin toprak konusunda araştırmalarının yetersiz olduğunu varsayarak kendince araştırmalar yapıp sonrasında ise araştırdığı konunun bilimsel olarak keşif edildiğini anlıyor...
Yazarın ilk kez bir eserini okurken sıkıldım. Ruhsal olarak zayıf olduğunu her eserinde belirtse de bu eserde çelişkileri oldukça çok. Sanırım bir müddet Kafka okumaya ara vereceğim...
Korku gerçekten üstadın da dediği gibi cezadan daha ağır mıdır?
Kesinlikle öyle (en azından bence). Her ne kadar kitapta başka bir konu ve başka bir korkudan da bahsedilse, kitabı okurken cesaretlenip kendi korkularımla yüzleşmeye kalkıştım. Ve yazarla aynı fikri paylaşarak kapattım. Korku gerçekten de cezadan daha ağır. Belki de bu yüzden korkuya dayanamayıp cezası ölüm bile olsa korkumuzla yüzleşiriz çoğumuz. Ya da hiç ardımıza bakmadan kaçarız korkumuzdan, kaçabildiğimiz kadar (sanki kaçacak yer varmış gibi).
"elbette farkli olan bir sey vardi ve bu da ona aci veriyordu. bir hic oldugundan bu yana insanlar ona daha dostca davraniyorlardi; hem sicak hem de soguktular. kadinlar artik ona imrenmiyor, igneleyici sozler soylemiyorlardi, erkekler de cevresinde pervane olmuyorlardi. onunla birlikte guluyorlar, ona iyi bir arkadaslariymis gibi davraniyorlardi; ama yalandan seviyormus numarasi yapmiyorlar, yalvarmiyorlar, yagcilik yapmiyorlar, dusman da olmuyorlardi; butun bunlar ona gucsuz kaldigini hissettiriyordu."