Tükendi
Gelince Haber Verİmparatorlukların başkenti, iki kıtanın hâkimi, incili Boğaziçi’nin sahibi, sarayların, köşklerin, yaverlerin, paşaların, kralların, mitolojik tanrıların memleketi kadim şehir İstanbul güzelim doğası, şıkırtılı denizleri, çok zengin mutfağı, perileri, hayaletleri, cinleri, kendi yaşadığı zamanları yitirenleri ve daha pek çok hikâyesiyle tanınır, bilinir, anlatılır.
İstanbul’un pek çok merkezi vardır, İstiklal Caddesi Saray’ın öte yanı Pera’daki merkezdir; dönüp dolaşıp köşklerine, otellerine ve muhteşem yapılarına bakasınız gelir. Şimdiki ev sahiplerinin sanki efsaneleri, söylenceleri ve eski zaman hayaletlerini unutmuş gibi davranmalarına aldanmayın; Beyaz Gül’ün hayaletinin, gelen her konsolosu sevgilisi sandığı Hollanda Başkonsolosluğu gibi saray olarak adlandırılan neredeyse tüm konsolosluk binaları, sürgündeki Sadullah Paşa’nın eşinin pembe elbisesiyle pencerede beklediği yalı misali Boğaziçi’ndeki köşkler, sevgilisine kavuşmak için Boğaziçi’nin azgın dalgalarına kendini bırakan Leandros’a yol gösteren Kız Kulesi gibi ister uzakta ister yanı başımızdaki anıt binalar aşklarının hatırasını hala yaşatmaya çalışan kahramanların adlarını bize fısıldar. Kendi kurduğumuz efsanelerin ve söylencelerin kanıtlarını barındıran, edebiyatın can verdiği Masumiyet Müzesi ya da dünyaca ünlü yazar Agatha Christie’nin sırlarını saklayan Pera Palas gibi perili binaların, siz daha kente girmeden saçtığı ışıkla Boğaziçi’ni aydınlatan Rumeli Feneri’nin büyülü öyküleri İstanbul’a adım atar atmaz yanı başınızda bitiverir.
Köşeyi döndüğünüzde gördüğünüz ayazma dertlerinize çare sunar, dermanı orada bulamazsanız Bardakçı Baba’nın adını anarak susuzluğunuzu giderip ağzınızı tatlandırırsınız. Kaybolursanız da yol göstereniniz bol olsun, yolunuz mutlaka İstanbul’un bitmek bilmeyen bambaşka bir öyküsünün ortasına çıkacaktır.