Feminizm, tüm cinsiyetlerin sosyal, ekonomik ve politik eşitliğini savunan bir toplumsal harekettir. Tarihsel olarak kadınları dezavantajlı duruma düşüren ataerkillik gibi sistemlere meydan okurken, ırk ve sınıf gibi kesişen konular da feminizmin ilgi alanları arasındadır. Cinsiyet kalıplarını eleştiren, fırsatların cinsiyetten bağımsız şekilde, herkes için eşit olması gerektiğini savunan bu hareketin temel hedefi eşitlikçi olmayan bakışı ortadan kaldırmaktır. Böylelikle toplum genelinde herkese adil muamelenin sağlanacağı argümanını savunur
Yaşayan bir hareket olan feminizm çok çeşitli bakış açılarını, teorileri ve yaklaşımları kapsar. Kavramın bugüne gelmesinde dünyanın dört bir yanından akademisyenler, aktivistler ve teorisyenlerin katkısı vardır.
Feminiz bir akım olarak 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmıştır. Kadınlara karşı ayrımcılık temelli düşünceler ilk olarak Mary Wollstonecraft tarafından kaleme alınmıştır. Yazar, kadınların da erkekler kadar eşit haklara ihtiyaç duyduğu savunusunu ilk kez kaleme alan kişidir. Dolayısıyla Wollstonecraft, birçok kişi ve kuruluş tarafından feminizmin kurucusu olarak görülür.
"Féminisme" kelimesini ise Fransız filozof Charles Fourier'nin 1837'de ilk kez kullandığı kabul edilir. Ancak filozofun eserlerinde bu isme rastlanmaz. Kelimenin ilk kez rastlandığı eser, Ferdinand-Valère Faneau de la Cour'un tıp tezidir. Tıbbi kullanımından esinlenerek ortaya atılan "féministe" ("feminist") kelimesi, 1872'de Alexandre Dumas ve oğlu Fils tarafından kadın haklarını destekleyen erkeklere atıfta bulunarak bir makalede kullanılır. Her iki durumda da kelimenin kullanımı oldukça olumsuzdu. Kavram 1872'de Hollanda'da, 1890'larda Büyük Britanya'da ve 1910'da Amerika Birleşik Devletleri'nde de kullanılmaya başlandı. Oxford İngilizce Sözlüğü, bu anlamda İngilizcedeki ilk ortaya çıkışını 1895'e tarihlendirir.
Batı ülkelerinde feminist tarih genellikle "dalgalar" hareketi üzerinden ele alınır. Bu terimi ilk kullanan kişi Martha Weinman Lear'dır. Lear, 1968'de New York Times'da yayınlanan İkinci Feminist Dalga başlıklı makalesinde, kadın özgürleşme hareketinin "hakları için birlikte savaşan kadınların büyük tarihinin yeni bir bölümü" olduğunu yazar.
İlk feminizm dalgası, oy hakkı için yapılan kampanya merkezli bir hareket olarak başlamıştır. 1848'de Amerika Birleşik Devletleri'nde, 300 kişinin Elizabeth Cady Stanton'ın kadınların aşağı statüsünü özetleyen ve oy hakkı talep eden Duygular Bildirgesi'ni (Declaration of Sentiments) tartışmak üzere toplandığı Seneca Falls Konferansı ile başladı. On yıldan fazla bir süre sonra, 1866'da İngiltere'de parlamentoya bir oy hakkı dilekçesi sunulmasıyla devam etti.
Birinci dalga, 1918 yılında İngiltere’de sınırlı olarak ve 1920 yılında ABD’de tüm kadınlara oy hakkı verilmesi ile sona ermiş oldu. İlk dalga aktivistleri, oy hakkı kazanıldıktan sonra kadınların bu gücü mülkiyet, eğitim, istihdam ve daha fazlasıyla ilgili diğer çok ihtiyaç duyulan reformları hayata geçirmek için kullanabileceğine inanıyordu.
Hareketin hakimi beyaz liderlerdi. Bunlar arasında ABD'de Uluslararası Kadın Seçme Hakkı Birliği'nin uzun süreli başkanı Carrie Chapman Catt, İngiltere'de militan Kadın Sosyal ve Siyasi Birliği'nin lideri Emmeline Pankhurst ve Avustralya'da Catherine Helen Spence ve Vida Goldstein yer alıyordu.
Bu durum, kölelik karşıtı ve linç karşıtı mücadele de dâhil olmak üzere birçok cephede mücadele eden, beyaz olmayan feministlerin, örneğin evanjelist ve sosyal reformcu Sojourner Truth ve gazeteci, aktivist ve araştırmacı Ida B. Wells'in tarihlerini gölgede bırakmış oldu.
İkinci dalga, ABD'li feminist Betty Friedan'ın 1963'te yayımlanan eseriyle başladı. Friedan eserinde iş yeri eşitliği, doğum kontrolü ve kürtaj, kadın eğitimi gibi 1980'lerin başlarına kadar kadın özgürleşme hareketini tanımlayan konulara eleştirel bir ilgi uyandırdı. İkinci dalgayla birlikte kadınlar, bireysel baskı deneyimlerini paylaşmak için "bilinçlendirme" gruplarında bir araya geldiler. Bu tartışmalar, toplumsal cinsiyet eşitliği ve sosyal değişim için kamuoyunu harekete geçirdi. Cinsellik ve cinsiyete dayalı şiddet, ikinci dalganın diğer önemli endişeleriydi.
Avustralyalı feminist Germaine Greer, 1970'te yayımlanan The Female Eunuch adlı eserinde kadınları "cinsiyet eşitsizliğine ve ev içi köleliğe mahkûm eden bağlara meydan okumaya" ve cinselliklerini keşfederek baskıcı erkek otoritesini görmezden gelmeye çağırdı.
Başarılı lobi çalışmaları, ev içi şiddet ve istismardan kaçan kadınlar ve çocuklar için sığınma evlerinin kurulmasını sağladı. Avustralya'da, ulusal bir hükümete atanan dünyanın ilk Kadın Danışmanı (Elizabeth Reid) da dahil olmak üzere çığır açan siyasi atamalar oldu. 1977'de Kraliyet Komisyonu aileleri o döneme kadar konuşulması tabu sayılan cinsiyeti ve cinselliği tanıyarak incelemeye başladı.
Bu gelişmelerin ortasında, 1975'te Anne Summers, ataerkil Avustralya'da kadınlara yapılan muameleyi sert bir şekilde eleştiren kitabını yayımladı. 1945'ten 1948'e kadar Avustralya Kadın Seçmenler Federasyonu başkanlığını yapan kampanyacı Ruby Rich, ikinci dalgada önemli bir kavrama açıklık getirdi: Bu hareket “kadınların özgürleşmesi” değil, “kadınlar için adalet” hareketiydi.
Birinci dalga gibi, ana akım ikinci dalga aktivizmi de cinsiyet ve ırk temelli kesişen baskılarla karşı karşıya kalan beyaz olmayan kadınlar için büyük ölçüde alakasız kaldı. Afro-Amerikan feministler, bell hooks'un 1981'de yayımlanan Ain't I a Woman? Black Women and Feminism ve Audre Lorde'un 1984'te yayımlanan Sister Outsider (Bahisdışı Kız Kardeş) gibi kendi eleştirel metinlerini ürettiler.
Üçüncü dalga 1990'larda ilan edildi. Bu terim, genellikle Afrikalı Amerikalı feminist aktivist ve yazar Alice Walker'ın kızı Rebecca Walker'a atfedilir. 22 yaşında olan Rebecca, 1992'de Ms. dergisinde yayınlanan bir makalede şunları söyler: “Ben post-feminist bir feminist değilim. Ben Üçüncü Dalga'yım.”
Üçüncü dalga, "çeşitlilik, cinsiyet pozitifliği ve kesişimsel ayrımcılık (kesişimsellik) olmadan var olamayacak bireyselleştirilmiş bir feminizm" olarak tanımlanır. 1989 yılında Afrikalı Amerikalı hukukçu Kimberlé Crenshaw tarafından ortaya atılan kesişimsellik (intersectionality) kavramı, kadınlara uygulanan baskının ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, sınıf, etnik köken gibi katmanlardan oluştuğunu kabul eder. Bununla birlikte üçüncü dalga çok yönlü görüşleri barındırır. Bazı akademisyenler bu sürecin parçalanmış çıkar ve hedeflerle ve mikro politikayla boğuşan, iş yerinde cinsel taciz ve iktidar pozisyonlarındaki kadın sayısının az oluşu gibi devam eden sorunlarla boğuştuğunu söylemektedir.
Üçüncü dalga ayrıca Riot Grrrl hareketini ve "kız gücünü" de doğurmuştur. ABD'de, Rusya'da ve Avustralya'da oluşan feminist punk grupları homofobi, cinsel taciz, kadın düşmanlığı, ırkçılık ve kadınların güçlenmesi gibi konuları ele alan şarkılar söylediler. Riot Grrrl'ün manifestosunda "Bize 'Kız = Aptal, Kız = Kötü, Kız = Zayıf' diyen bir topluma kızgınız" ifadesi yer alıyor. "Kız gücü", İngiltere'nin daha popüler Spice Girls grubu tarafından somutlaştırılır. Ancak pop grubunun feminizmi sulandırarak bir tüketim nesnesine dönüştürdüğü eleştirileri de oldukça fazladır.
Dördüncü dalga 2013 yılında yaygınlaşmaya başlamış ve günümüze kadar gelen "dijital veya çevrimiçi feminizm" ile özetlenebilir. Dördüncü dalga kuşağı, daha önce mümkün olmayan şekillerde yeni iletişim teknolojileri aracılığıyla birbirine bağlı, kitlesel çevrimiçi seferberlikle işaretlenen bir hareket kabiliyetine sahiptir.
Çevrimiçi seferberlik, #metoo hareketi de dahil olmak üzere birçok sokak gösterisine yol açmıştır. #metoo hareketi ilk olarak 2006 yılında Siyah aktivist Tarana Burke tarafından cinsel istismar mağdurlarını desteklemek amacıyla kurulur. #metoo etiketi daha sonra 2017 Harvey Weinstein cinsel istismar skandalı sırasında viral hale gelir. Başlangıçtan itibaren kısa sürede sadece Twitter'da (şimdi X) en az 19 milyon kez kullanılan güçlü bir etiketlemeye dönüşür.
Ocak 2017'de, feminizme sıcak bakmayan Donald Trump'ın ABD başkanı olarak göreve başlamasını protesto eden Kadın Yürüyüşü sırasında yaklaşık 500 bin kadın Washington DC'de yürüyüşe katılır. Teknolojinin iletişimi kolaylaştırması sayesinde bu harekete dünyanın tüm kıtalarından yanıt gelir ve Antarktika dâhil olmak üzere, 81 ülkede eş zamanlı gösteriler düzenlenir. Kadınların uğradıkları haksızlıklarla mücadelesinin kitlesel yürüyüşlere dönüşmesi büyük ses getirir. 2021 yılında Avustralya'nın şehir ve kasabalarında iş yerinde cinsel taciz ve kadınlara yönelik şiddeti protesto etmek için düzenlenen 200'den fazla etkinlikte yaklaşık 110 bin kadın, Kadınların Adalet Yürüyüşü'ne katılır.
Çevrimiçi bağlantının yaygınlığı göz önüne alındığında, dördüncü dalga feminizmin coğrafi bölgeleri aşması şaşırtıcı değildir. #meetoo hareketi Çin'de #米兔 (pirinç tavşanı, "mi tu" olarak telaffuz edilir), Nijerya'da #Sex4Grades ve Türkiye'de #UykularınızKaçsın hashtag’leri ile kullanılmıştır.
Dördüncü dalga, dünyanın kuzey bölümünün güney bölümüne feminist ilerleme konusunda öncülük ettiği düşüncesini de kırmıştır. Bu dönemde Kolombiya kürtajı suç olmaktan çıkarmıştır. Aynı dönemde ABD Yüksek Mahkemesi tarihi kürtaj yasasını iptal etmiştir. Protestoların gittikçe artan görünürlüğü, feminizm kelimesini "eskimiş, kirli siyaset" imajından sıyırarak önemli bir statü kazandırmıştır.
Feminizmin tek bir kurucusu yoktur, yüzyıllar boyunca cinsiyet eşitsizliklerine meydan okuyan insanların kolektif çabalarından ortaya çıkmıştır. Önemli figürler temel fikirler ortaya koymuş ve örgütlü hareketleri oluşturmuştur. Erken dönem proto-feministlerin öncüsü Christine de Pizan (15. yüzyıl), kadınların entelektüel eşitliğinin bilinen ilk savunmasını yazmıştır. 17. yüzyılda Margaret Fell, manevi eşitliğe dayalı olarak kadınların dini liderliğini savunur. Bu kişiler "proto-feminist" olarak adlandırılır. Proto-feministler modern feminizmden önce gelen kişilerdir.
Mary Wollstonecraft (18. yüzyılın sonu) ise sıklıkla "feminizmin annesi" olarak adlandırılır. Yazar, 1792'de kadınlar için erkeklere benzer eğitim ve rasyonel eşitlik talep etmiştir. Eseri, aydınlanma dönemindeki haklar tartışmalarını etkilemiştir.
Birinci dalga sürecinde Elizabeth Cady Stanton ve Lucretia Mott’u da oy hakkı hareketini başlatmaları açısından feminizmin önemli kişileri arasında düşünmek gerekir. Resmi aktivizmin oluşmasına katalizör olan bu kadınlar günümüzdeki feminist hareketin oluşturucuları ve geliştiricileri arasında yer alır.
Feminizmin temel felsefesi sistemik ön yargıları ortadan kaldırarak tüm cinsiyetler için sosyal, ekonomik ve politik eşitliği sağlamaktır. Cinsiyet eşitsizliklerini doğuştan değil, sosyal olarak inşa edilmiş olarak görür ve baskıcı normlardan kurtuluşu savunur. Bu felsefeye göre cinsiyet biyolojiden bağımsız, sosyal bir yapı olarak ele alınmalıdır. Amaç sadece biçimsel eşitlik değil, doğrudan eşitliktir. Ataerkil toplulukların sömürüyü sürdürdüğü yapı yerine adalet, çeşitlilik ve paylaşılan gücü teşvik etmek için kimlikler arasında dayanışma oluşturulmalıdır.
Toplumlarımızda kadınların ve kız çocuklarının henüz erkekler ve erkek çocuklarıyla eşit olmadığını ve bunun sadece kadınlar ve kız çocukları üzerinde değil, hepimiz üzerinde yarattığı olumsuz etkileri göstermek için son 10 yılda yapılan araştırmalara göz atmak yeterlidir. Araştırmalar son on yılda 129 milyon kız çocuğunun eğitime erişemediğini gösteriyor. Günümüzde küresel olarak gıda güvensizliği yaşayan 690 milyon insanın yüzde 60’ı kadın ve kız çocuklarından oluşuyor. Kadınlara ait işletmeler küresel tedarik harcamalarının %1'inden daha azını alıyor. Bu arada, cinsiyetler arası ücret eşitsizliği de derinden yerleşmiş durumda; BM'nin Eylül 2023'te bildirdiğine göre, erkeklerin küresel olarak kazandığı her bir dolar için kadınlar sadece 51 sent kazanıyor. Kadınlar ayrıca erkeklere göre üç kat daha fazla saat ücretsiz ev içi ve bakım işlerine harcıyor. Bu rakamların pandemi öncesi olduğu düşünülürse, günümüzde daha da arttığı yadsınamaz.
Kadınların sağlık sonuçları da erkeklerden daha kötü, özellikle kadınlara özgü alanlarda. Örneğin, hamilelik ve doğum, günde 800'den fazla tamamen önlenebilir ölüme neden oluyor. Tüm bu sorunlar, doğru düzeyde dikkat, destek ve yatırımla çözülebilir; feminizm de tam olarak bunu başarmayı hedefler.
Feminizm, cinsiyet eşitliği arayışıyla birleşen çeşitli ideolojileri kapsar. Bu "türler" veya dallar, yasal reformlardan kültürel eleştirilere kadar baskının çeşitli yönlerini ele alır ve uygulamada sıklıkla örtüşür. Feminizmin ana dalları aşağıda listelenmiştir:
Ana dalların haricinde kesişimsel türleri de şöyle sıralamak mümkündür:
Proto-feminizm dini, hukuki ve felsefi bağlamlarda cinsiyet normlarına yönelik ilk mücadelelerle doğar. MÖ 195'te Romalı kadınların miras vergilerine karşı protestoları gibi tarihi olaylar, kolektif direnişin ve dolayısıyla proto-feminizmin ilk adımları olarak öne çıkar. İlk dalganın oluşumunda 1840 Dünya Kölelik Karşıtı Konvansiyonu’nun kadın delegeleri dışlaması yer alır. İkinci dalganın yükselişi de II. Dünya Savaşı sonrası banliyö izolasyonu ile başlar. Sonraki dalgalar, sanayileşme ve sivil haklar mücadeleleri gibi daha geniş toplumsal ayaklanmaların ortasında belirli adaletsizlikler tarafından tetiklenir.
Sivil haklar ve savaş karşıtı hareketler, grup içi cinsiyetçiliği ortaya çıkarır ve bu da bilinçlenmeyi büyütür. 1991 yılında uluslararası kamuoyunda yankı uyandıran cinsel taciz duruşmaları üçüncü dalga bireyciliği tetikler. Dördüncü dalga ise #metoo hareketi ve şiddete karşı küresel seslerin güçlenmesiyle oluşur ve büyür.
Proto-feminizm sürecinde kolektif bilinçle hareket eden Romalı kadınları feminizmin öncülleri olarak düşünmek mümkündür. Ancak tarihsel izdüşümde Mary Wollstonecraft’ı ilk temsilci olarak adlandırabiliriz.
Birinci dalga temsilcileri, Elizabeth Cady Stanton, Lucretia Mott ve Susan B. Anthony sayılabilir. İkinci dalga temsilcileri arasınad Betty Friedan, Gloria Steinem, Simone de Beauvoir yer alır. Üçüncü ve dördüncü dalgada en önemli figürler bell hooks, Tarana Burke vardır.
Feminizmle ilişkilendirilen temel eserler, hareketin felsefi temellerini atan klasik metinlerdir. Bu kitaplar, proto-feminizmden modern dalgalara uzanan evrimde dönüm noktası oluşturur ve eşitlik, toplumsal cinsiyet rolleri ile baskıyı ele alır.
Proto-feminizm ve Birinci Dalga Eserleri:
İkinci Dalga Klasikleri:
Modern ve Kesişimsel Eserler:
Edebiyat ile feminizm arasındaki ilişki, toplumun kadınlara nasıl baktığını anlamak açısından oldukça güçlü bir perspektif sağlar. Feminizm kadınların toplumsal, siyasal ve kültürel eşitliği için verilen mücadeleyi ifade ederken edebiyat bu mücadelenin hem yansıdığı hem de geliştiği alanlardan biri hâline gelir.
Edebiyat dünyasında uzun yıllar boyunca büyük ölçüde erkek bakış açısı hüküm sürmekteydi. Kadın karakterler çoğunlukla "iyi eş", "şefkatli anne", "kötü kadın" gibi belli kalıplar içinde temsil edildi. Feminist edebiyat ise bu kalıpları sorgulayarak kadınların deneyimlerini, iç dünyalarını ve toplumsal baskılarla kurdukları ilişkileri görünür hâle getirdi. Böylece edebiyat yalnızca hikâye anlatan bir alan olmaktan çıktı, kadınların yaşam deneyimlerini ve toplumsal eşitsizlikleri tartışmaya açan bir düşünce alanına dönüştü.
Feminizmin edebiyatta var olması, patriyarkanın gündelik hayat pratiklerine ne kadar işlediğini de gösterir. Romanlar ve hikâyeler, aile ilişkilerinden toplumsal rollere, dilin kullanımından kimlik inşasına kadar pek çok alanda kadınların karşılaştığı sınırlamaları görünür kılar. Bu süreçte anlatılan konuların yanı sıra anlatım biçimleri de tartışmaya açılmıştır. Bazı feminist yazarlar dilin ve anlatı tekniklerinin bile erkek merkezli olduğunu ileri sürerek farklı anlatım biçimleri geliştirmiştir.
Edebiyat ve feminizm ilişkisi, birbirini besleyip büyüten, farkındalığı artıran ve birbirinden öğrenen bir ilişki olarak düşünülebilir.
Feminist edebiyat, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini sorgulayan, kadınların deneyimlerini ve bakış açılarını merkeze alan edebî üretim ve eleştiri yaklaşımını ifade eder. Bu tür metinlerde kadınlar yalnızca anlatının yan karakterleri olarak yer almaz; özne hâline gelir, kendi deneyimlerini ve iç dünyalarını anlatırlar. Feminist edebiyat, patriyarkal toplum yapısının kadınlar üzerindeki etkilerini görünür kılmayı, kadınların toplumsal roller, kimlik, beden, emek ve özgürlük alanlarında yaşadıkları sınırlamaları tartışmaya açmayı amaçlar. Böylece edebiyat, yalnızca estetik bir anlatı alanı olmaktan çıkar; toplumsal cinsiyet ilişkilerinin sorgulandığı eleştirel bir düşünce alanına dönüşür.
Bu yaklaşım aynı zamanda edebiyatın nasıl üretildiğini ve nasıl okunduğunu da yeniden düşünmeyi içerir. Feminist edebiyat yalnızca kadın yazarların yazdığı metinleri ifade etmez; kadın deneyimini merkeze alan, patriyarkal değerleri eleştiren ve toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifi geliştiren her türlü edebî üretimi kapsar. Bu nedenle feminist edebiyat hem bir yazın pratiği hem de bir eleştiri yöntemidir. Metinlerde kadın karakterlerin nasıl temsil edildiğini, hangi seslerin görünür olduğunu ve hangi deneyimlerin dışarıda bırakıldığını inceleyerek edebiyatın kültürel ve ideolojik boyutlarını açığa çıkarmayı hedefler.
Feminizmle ilişkilendirilen yazarlar aslında tek bir akımdan gelmez. Farklı dönemlerde farklı dalgalar vardır: 18. yüzyılın erken hak savunucuları, 20. yüzyılın ikinci dalga feministleri, ardından queer ve kesişimsel feminizm tartışmalarını açan çağdaş yazarlar. Bu yüzden listeyi iki coğrafya üzerinden düşünmek daha net olur.
Dünyada en bilinen feminist yazarlar aşağıda listelenmiştir:
Türkiye’de feminist düşünceyle ilişkilendirilen yazarlar aşağıda listelenmiştir:
Feminist romanlar tek bir anda ortaya çıkmaz, zaman içinde katman katman birikir. Bir roman bir kapıyı aralar, sonraki roman o kapıyı kırar; bir sonraki ise yeni odanın içini gösterir. Dünyada ve Türkiye’de ses getirmiş feminist kitaplardan bazıları aşağıda listelenmiştir:
Feminizm, devleti ataerkil bir yapı olarak eleştirirken, siyasette kadın temsiliyetini artırarak dönüştürmeyi hedefler. Toplumu ise cinsiyet temelli iktidar ilişkileri üzerinden analiz eder ve eşitlik/farklılık ekseninde yeniden yapılandırmayı savunur.
Devlet kurumlarının erkek egemen normlarca oluşturulan mekanizmalar olduğunu düşünen savunan feminist hareket refah politikalarını bile cinsiyet körlüğü nedeniyle eleştirir. Sivil toplum hareketi olarak devleti kadın hakları için baskı aracı yapar, örneğin kürtaj yasaları gibi konularda reform talep eder. Türkiye'de kadın hareketi, devlet politikalarına karşı özerk örgütlenmeyle ilerlemiştir.
Feminist hareket siyaseti kamusal/özel alan ayrımını sorgulayarak genişletir. Böylelikle kadın-erkek iktidar dengesini değiştirmeyi amaçlar. Eşitlikçi yaklaşımlar parlamenter kota gibi araçlarla temsiliyeti artırırken, radikal feminizm ataerkil siyaseti kökten reddeder. Türkiye'de feminizm, partiler üstü bir baskı grubu olarak doğurganlık ve aile politikalarını şekillendirir.
Toplumu cinsiyet rolleriyle şekillenen bir yapı olarak tanımlayan feminizm özel alanı (aile) politikleştirerek kamusal alana taşır. Farklılık politikasıyla çoğulculuğu teşvik eder, ırk/sınıf kesişimlerini dahil eder. Türkiye'de sivil toplumda "eşitlik, farklılık ve özerklik" söylemleriyle heterojen bir yapı yaratır.
Feminizmin sosyolojik pratikte öne çıkan temel değerleri ve ilkeleri aşağıda kısaca özetlenmiştir:
Feminizm ile din arasındaki ilişki tarih boyunca hem gerilim hem de yeniden yorumlama süreçleri üzerinden şekillenmiştir. Birçok feminist düşünür, dinlerin tarihsel yorumlarının çoğu zaman ataerkil toplumsal düzenlerle iç içe geçtiğini ve bu nedenle kadınların kamusal ve özel alandaki rollerinin sınırlandırıldığını savunur. Bu eleştiri doğrudan inanç kavramına değil, dini metinlerin ve geleneklerin erkek merkezli yorumlanma biçimlerine yönelir. Sosyolojik açıdan bakıldığında din, toplumun değerlerini ve normlarını güçlü biçimde şekillendiren bir kurumdur; bu nedenle feminist düşünce, dini yapıların kadınların toplumsal konumunu nasıl etkilediğini sorgulamayı önemli bir araştırma alanı olarak görür.
Bununla birlikte feminizm ile din arasındaki ilişki yalnızca çatışma üzerinden açıklanamaz. Özellikle son yarım yüzyılda gelişen feminist teoloji ve dini yorum hareketleri, kutsal metinlerin kadın perspektifinden yeniden okunabileceğini savunur. Bu yaklaşım, dini geleneklerin tamamen reddedilmesi yerine, eşitlikçi ve özgürlükçü yorumların mümkün olduğunu ileri sürer. Böylece bazı feminist düşünürler için din, kadınların bastırıldığı bir alan olmaktan çıkıp dönüştürülebilecek bir anlam ve mücadele alanına da dönüşebilir. Bu durum, feminizmin farklı kültür ve inanç bağlamlarında çok çeşitli biçimlerde ortaya çıkmasının da önemli nedenlerinden biridir.
Türkiye'deki feminizm hareketi, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan evrelerle şekillenmiştir. Başlangıcı 1860'lara dayanır; günümüzde sürdürülür.
1868'de kadın dergilerinin çıkmasıyla proto-feminizm başlar; II. Meşrutiyet (1908) sonrası 30 kadın derneği ve 40 dergi kurulur. Nezihe Muhiddin gibi öncüler oy hakkı talep eder. Mustafa Kemal Atatürk'ün reformları (1926 Medeni Kanun, 1934 seçme-seçilme) devlet destekli "resmi feminizm"i getirir, ancak bağımsız hareket zayıflar.
1940'lar ile 1980'ler arası feminist hareket açısından durgunluk dönemi olarak adlandırılabilir. Milliyetçi feminizm yerini sessizliğe bırakır; 12 Eylül Darbesi sonrası (1980'ler) ikinci dalga başlar. Kadın Çevresi (1984), Uçan Süpürge gibi oluşumlar sempozyumlar ve dergilerle örgütlenir.
1990'larda ise yerli feminizmin yükselişi başlar. Mor Çatı, bekâret kontrolü ve 4320 sayılı kanun kampanyaları öne çıkar. Medeni Kanun değişikliği (2001) bu dönemin en önemli kazanımıdır. 2010'lardan günümüze dek canlı tartışmalar ve eylemler devam etmektedir.
Feminizme yönelik eleştiriler hem içinden gelen farklı akımlardan hem de dışından çeşitli gruplardan gelir. Bunlar genellikle feminizmin kapsayıcılığını, yöntemlerini ve sonuçlarını sorgular; bazıları ideolojik, bazıları pratik temellidir.
İç Eleştiriler
Feminist akımlar arası çatışmalar yaygındır: Liberal feminizm, Batı merkezli ve beyaz orta sınıf kadınları ön plana çıkardığı için postkolonyal ve çok kültürlü feminizm tarafından evrenselci olmakla eleştirilir. İkinci dalga feminizm, patriyarka kuramını katı bulduğu gerekçesiyle post-yapısalcılarca özne/faillik kavramlarını göz ardı etmekle suçlanır. Kültürel feminizm ise cinsiyet özelliklerini sabitleyerek esneklik kaybına yol açmakla itham edilir.
Dış Eleştiriler
Anti-feministler feminizmi "erkek düşmanlığı", "pozitif ayrımcılık" veya "aile yapısını bozma" ile suçlar; örneğin feministlerin erkekleri genelleyerek nefret yaydığı iddia edilir. Neoliberal sahiplenme eleştirisi, feminizmin şirketler tarafından kâr aracı yapıldığını savunur. Muhafazakâr görüşler ise savaş/ırkçılık gibi konuları ihmal ettiğini belirtir.
Feminizm, yeni sorunlarla yüzleştikçe yeni yönlere evrilen bir düşünce ve mücadele alanıdır. Günümüzdeki en görünür feminist hareketlerin çoğu, küresel ölçekte örgütlenen ve dijital çağın araçlarını kullanan hareketlerdir. En bilinenlerinden bazıları aşağıda listelenmiştir:
Türkiye’de dünyadaki feminist hareketlere karşılık gelen pek çok dernek, platform ve sivil toplum örgütü vardır. Bunların bazıları doğrudan feminist örgütlenme olarak çalışırken bazıları kadın hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği veya kadına yönelik şiddetle mücadele alanında faaliyet yürütür. Aşağıda Türkiye’de en bilinen ve aktif kadın/feminist örgütlenmelerden bazılarını kısa açıklamalarıyla bulabilirsiniz: